Nakdi Sermaye Artırımı Faiz İndirimi Konusunda Tartışmalı Hususlar Ve Güncel Yargı Kararları
- Giriş
5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu (“KVK”)’nun 10. maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendi, nakdi sermaye artırımında faiz indirimi teşvikini ihtiva etmekte, sermaye şirketlerinin özkaynak yapılarını güçlendirmelerine yönelik önemli bir vergisel avantaj sağlamaktadır. 1 Temmuz 2015 tarihinde yürürlüğe giren bu düzenleme uyarınca, finans, bankacılık ve sigortacılık sektörlerinde faaliyet gösteren kurumlar ile kamu iktisadi teşebbüsleri hariç olmak üzere sermaye şirketlerinin nakdi sermaye artışları üzerinden, TCMB tarafından açıklanan ve ilgili hesap döneminde bankalarca açılan TL cinsinden ticari kredilere uygulanan ağırlıklı yıllık ortalama faiz oranı dikkate alınarak hesaplanan tutarın %50’si, kurumlar vergisi matrahından indirilebilmektedir. 26.10.2021 tarihinden itibaren gerçekleştirilen sermaye artırımlarında, yurt dışından getirilen nakitle karşılanan kısım için ise bu oran %75 olarak uygulanmaktadır.
On yılı aşkın süredir yürürlükte olan işbu kurumlar vergisi indirimi ile uygulamada, vergi idaresi ile mükellefler arasında birçok farklı konuda uyuşmazlık ortaya çıkmış ve bu konular yargıya taşınmıştır. Vergi idaresi ile mükellefler arasındaki görüş ayrılıkları genel olarak; “331 Ortaklara Borçlar” hesabı ile “529 Diğer Sermaye Yedekleri” hesabından yapılan artırım, emisyon primi tutarlarının indirime konu edilip edilemeyeceği, artırılan sermayenin kullanım amacı ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (“TTK”)’nun 376. maddesi uyarınca bilanço makyajlaması için yapılan sermaye azaltımının indirime engel olup olmayacağı hususlarında yoğunlaşmaktadır. İşbu makalemizde, söz konusu tartışmalı hususlar; mükelleflerin ve vergi idaresinin konuya ilişkin argümanları ile güncel yargı içtihatları çerçevesinde değerlendirilecektir.
- Ortaklara Borçların Sermaye Artırımında Kullanılması
Şirketin ortaklarına olan borcunun sermayeye ilavesi suretiyle gerçekleştirilen sermaye artırımları uygulamada tercih edilmekte olan bir artırım türüdür. Bu işlemde şirket, bilançosunda “331 Ortaklara Borçlar” hesabında izlenen nakdi tutarı sermayeye eklemektedir. İşlemin muhasebe tekniği açısından incelendiğinde, ortaya çıkan sonucun olağan bir nakdi sermaye artırımından özünde farklı olmadığı görülmektedir. Zira her iki durumda da şirketin özkaynak yapısı güçlenmekte olup kanun koyucunun teşvikle amaçladığı mali yapının iyileştirilmesi fiilen gerçekleşmektedir.
Buna karşın vergi idaresi tarafından bu artırım, bilanço içi hesaplar arası bir mahsup işlemi olarak nitelendirilmektedir. Dolayısıyla şirkete yeni bir nakit girişi sağlanmadığı gerekçesiyle de faiz indiriminden faydalanılamayacağı savunulmaktadır. Lakin mükellefler tarafından ileri sürüldüğü üzere, bu artırım muhasebe hesaplarının mahsubu işleminden çok ortağın şirkete olan borcundan vazgeçerek bu tutarı sermayeye dönüştürmesinden ibarettir. Nitekim bu şekilde gerçekleştirilen artırımlarda şirketin yükümlülüğü doğrudan azalmakta ve özkaynağı güçlenmektedir.
Mükellefler tarafından dava konusu edilmiş olan bu uyuşmazlıklarda, Danıştay Daireleri tarafından mükellefler lehine kararlar tesis edilmekteydi. Ancak güncel durumda Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu tarafından, ortaklara borçlar hesabından gerçekleştirilen artırım için faiz indiriminden yararlanamayacağı yönünde hüküm tesis edilmiştir.
Öte yandan, ortaklara borçlar hesabından yapılan artırım yerine önce şirkete nakit koyularak sermaye artırımı gerçekleştirilmesi, akabinde ise ortağa olan borcun ödenmesi halinde ise yargının görüşü değişmektedir. Danıştay 3. Dairesi tarafından, şirketin önce nakdi sermaye artırımı gerçekleştirip ardından ortağına olan borcunu ödemesi halinde, şirketin faiz indiriminden yararlanmasında bir engel bulunmadığına hükmedilmiştir. Bu karar ile sermaye artırımı ile borç ödeme işlemleri birbirinden bağımsız iki ayrı işlem olarak nitelendirilmiştir.
Ancak bu yaklaşım ile uygulamada bir tutarsızlık meydana gelmektedir. Zira her iki durumda da ekonomik sonuç aynıdır. Şirket ortağına olan borcundan kurtulmakta ve şirketin özkaynakları güçlenmektedir. Yargının fiilen aynı olan iki işlemi, yalnızca gerçekleştiriliş sırasına göre farklı şekilde değerlendirmesi, mükellefleri şekilsel bir düzenlemeye zorlamaktan öteye gitmemektedir. Borcu doğrudan sermayeye eklemek yerine önce artırım yapıp sonra borcu ödemek, özünde aynı ekonomik işlemin farklı bir biçimde yapılmasıdır. Kanunun amacının şirketlerin mali yapılarının güçlendirilmesi olduğu dikkate alındığında, bu amaca yönelik olarak gerçekleşen her iki sermaye artırımının da faiz indirimi uygulaması kapsamında değerlendirilmesi gerektiği yönünde görüşler mevcuttur.
- Sermaye Yedeklerinin Sermayeye Eklenmesinde Süre Kısıtlaması
Ortakların, ileride gerçekleştirilecek sermaye artırımında kullanılmak üzere şirketin banka hesabına önceden yatırdıkları tutarlar sermaye avansı olarak nitelendirilmekte ve bilançoda “529 Diğer Sermaye Yedekleri” hesabında izlenmektedir. 1 Seri No’lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliği’nin “10.6.3.1.1. Sermaye Avanslarının Durumu” başlıklı bölümü uyarınca ise bu tutarların faiz indirimine konu edilebilmesi için sermaye avansının banka hesabına yatırıldığı hesap döneminin sonuna kadar sermaye artırımına ilişkin kararın ticaret siciline tescil ettirilmesi idare tarafından şart koşulmaktadır.
Getirilen bu kısıtlama ise uygulamada eşitsiz ve hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurmaktadır. Örneğin, Ocak ayında şirketin banka hesabına sermaye avansı yatıran ve Aralık ayında sermaye artırımını tescil ettiren bir şirket indirimden yararlanabilirken, Aralık ayında avansı yatırıp Ocak ayında yani bir sonraki hesap döneminin başında tescili gerçekleştiren bir şirket bu haktan mahrum kalmaktadır. Oysa her iki şirketin de özünde aynı işlemi gerçekleştirmiş olması karşısında eşitsizlik yaratan bir durum meydana gelmektedir.
KVK uyarınca sermaye avansının aynı hesap dönemi içinde sermayeye eklenmesi yönünde bir koşul bulunmamaktadır. Bu kısıtlama münhasıran Tebliğ ile getirilmiş olup kanun koyucunun öngördüğü teşvikin kapsamını, amacını aşar biçimde daraltmaktadır. Ticaret sicili müdürlüklerindeki yoğun iş yükü de göz önüne alındığında, özellikle yıl sonuna yakın dönemlerde tescil işlemlerinin aynı hesap dönemi içinde tamamlanamaması mükellefin kontrolü dışında bir durumdur.
Nitekim Danıştay 9. Dairesi de bu konuda mükellefler lehine karar vermiş; kanunla getirilen bir hakkın kullanımının, kanunda öngörülmeyen şekilde Tebliğ ile kısıtlanmasının mümkün olmadığına hükmetmiştir. Ancak Danıştay 4. Dairesi, 2022 tarihinde vermiş olduğu bir kararda; 2014 ve 2015 yıllarında ortak tarafından sermayeye eklenmek üzere şirkete gönderilen sermaye avanslarının 2016 tarihinde sermayeye eklenmiş olması nedeniyle indirimden faydalanılamayacağı yönünde hüküm tesis etmiştir.
- Emisyon Primi Tutarlarının İndirime Konu Edilip Edilemeyeceği
Emisyon primi, şirketlerin sermaye artırımı sırasında paylarını nominal değerinin üzerinde bir bedelle ihraç etmesi sonucunda oluşan farktır. Burada temel amaç, sermaye sulanmasının önüne geçmektir. Mevcut ortakların şirketteki pay değerinin korunması için yeni ortak alımlarında veya bazı sermaye artırımlarında payların gerçek değeri üzerinden ihraç edilmesi gerekmekte ve nominal değeri aşan kısım emisyon primi olarak bilançoda ayrı bir özsermaye kalemi olan “520 Hisse Senedi İhraç Primleri” hesabında izlenmektedir.
Özü itibarıyla şirkete dışarıdan nakit girişi sağlayan bir sermaye unsuru olarak kabul edilebilecek olan emisyon primi, bir gelir veya kazanç kalemi olmayıp doğrudan şirketin özkaynak yapısını güçlendirmektedir. Nitekim kanun koyucunun da amacı bu yöndedir.
Ancak vergi idaresi, emisyon priminin sermaye artırımında tescil edilen tutar olmaması ve bilançoda ayrı bir özsermaye kalemi olarak izleniyor olması sebebiyle, bu tutarların faiz indirimine konu edilemeyeceği görüşündedir.
Yıllardır tartışılagelmiş olan bu konuda farklı yönde kararlar tesis edilmiş olmasına karşın, Danıştay 3. Dairesi tarafından yakın bir zamanda mükellef lehine bozma kararı tesis edilmiştir. İlgili kararda, emisyon priminin kazanç niteliğinde olmayıp, yedek akçe niteliği taşıdığı belirtilmiş ve vergiye tabi tutulamayacak bir sermaye unsuru olduğu üzerinde durularak bu tutarın faiz indirimine konu edilebileceği sonucunda varılmıştır. Ancak istinaf mercii, Danıştay 3. Dairesinin bu bozma kararına uymamış ve bir önceki kararında ısrar etmiştir. Dolayısıyla konuya ilişkin son söz Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu tarafından söylenecektir.
- Faaliyet Konusu Kapsamında Getirilmiş Olan Kısıtlama
2015/7910 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile gelirlerinin %25 veya fazlası şirket faaliyeti ile orantılı sermaye, organizasyon ve personel istihdamı suretiyle yürütülen ticarî, ziraî veya serbest meslek faaliyeti dışındaki faiz, kâr payı, kira, lisans ücreti, menkul kıymet satış geliri gibi pasif nitelikli gelirlerden oluşan şirketlerin işbu kurumlar vergisi indiriminden yararlanamayacağı düzenlenmiştir.
Ancak bu kısıtlama, uygulamada bazı sektörler açısından hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurmaktadır. Örneğin, esas faaliyet konusu gayrimenkul yatırımı ve kira geliri elde etmek olan alışveriş merkezi işleten şirketler, gelirlerinin büyük bölümü kira gelirinden oluştuğu için bu indirimden faydalanamamaktadır. Oysa bu şirketler için kira geliri, pasif nitelikli bir gelir olmaktan öte bizzat esas faaliyet konusundan sonucunda doğmaktadır. Dolayısıyla her şirket için ayrı bir inceleme ve araştırma yapılması gerekirken bu şekilde genel geçer bir kısıtlama getirilmesi bazı mükellefler açısından hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurmakta ve hak kaybına yol açmaktadır.
Nitekim Danıştay 3. Dairesi, mükellef lehine tesis etmiş olduğu güncel bir kararında, ilgili Bakanlar Kurulu kararının faaliyeti dışında gelir elde eden mükellefler için düzenlendiği, ana sözleşmesinde faaliyet konularından birinin de kira geliri elde etmek olan davacı şirketin elde ettiği kira gelirlerinin pasif nitelikli gelir değil ticari kazanç olarak nitelendirilmesi ve indiriminden faydalanması gerektiği yönünde hüküm tesis etmiştir.
- Teknik İflas Kapsamında Gerçekleştirilen Sermaye Azaltımı
KVK m.10/1-ı uyarınca, sermaye artırımı sonrasında sermaye azaltımı yapılması halinde, azaltılan sermaye tutarının indirim hesaplamasında dikkate alınmayacağı hükmünü ihtiva etmektedir. Getirilmiş olan bu kısıtlama ile kanun koyucunun amacının, şirketlerin nakdi sermaye artırımı yaparak faiz indiriminden yararlandıktan sonra sermaye azaltımı yoluyla söz konusu tutarların ortaklara geri ödenmesinin önüne geçmek olduğunu söylemek mümkündür.
Ancak şirketler tarafından, TTK m.376 ile düzenlenmiş olan teknik iflas halinin giderilmesi amacıyla eş zamanlı sermaye artırımı-azaltımı gerçekleştirilebilmektedir. Bu kapsamda gerçekleştirilen sermaye azaltımı, özü itibarıyla bir bilanço makyajlaması niteliğindedir. Birikmiş olan zararların sermayeden mahsup edilmesi suretiyle bilançonun gerçek durumu yansıtması sağlanmakta, ardından yapılan nakdi sermaye artırımıyla şirketin mali yapısı fiilen güçlendirilmektedir. Bu işlemde ortaklara herhangi bir nakit çıkışı söz konusu olmamakta, azaltım tamamen bilanço içi bir düzeltmeden öteye gitmemektedir.
Dolayısıyla, teknik iflas kapsamında gerçekleştirilen sermaye azaltımının, kanun koyucunun engellemek istediği durumla yani artırılan sermayenin ortaklara geri ödenmesiyle aynı kefeye konmaması gerektiği mükelleflerce savunulmaktadır. Tamamıyla fiktif bir işlem olan ve işletmenin bilançosundaki geçmiş yıl zararları kaleminin sermaye kaleminden çıkartılmasıyla bilançonun daha efektif ve gerçekçi bir hale getirilmesinden ibaret olan bu tür sermaye azaltımının kurumlar vergisi indirimini olumsuz etkilememesi gerektiği, bu görüşün temel argümanını oluşturmaktadır. Ancak konuya ilişkin Danıştay 3. Dairesi güncel olarak mükellef aleyhine hüküm tesis etmekte, bu şekilde gerçekleştirilen sermaye azaltımı tutarının kurumlar vergisi indiriminde dikkate alınmaması gerektiği sonucuna varmaktadır.
- Beş Hesap Dönemi Sınırlaması ve Kazanılmış Hak Tartışması
Hatırlanacağı üzere nakdi sermaye artırımında faiz indirimi 2015 senesinde yürürlüğe girdiğinde herhangi bir süre kısıtı bulunmamaktaydı. Sermaye azaltımına gitmedikçe şirketler bu indirimden her hesap dönemi için ayrı ayrı, süresiz olarak faydalanabilmekteydi. Ancak 05.07.2022 tarihinde yürürlüğe giren 7417 sayılı Kanun ile bu durum değişmiş; indirimden yararlanma hakkı, sermaye artırım kararının tescil edildiği dönem dahil toplam beş hesap dönemiyle sınırlandırılmıştır.
Aynı Kanun ile ihdas edilen KVK geçici madde 15/13 hükmü ile de 05.07.2022 öncesinde sermaye artırımı gerçekleştirmiş ya da ilk defa kurulmuş şirketlere yönelik bir geçiş düzenlemesi getirilmiştir. Buna göre ilgili mükellefler, 2022 hesap dönemi dahil beş hesap dönemi boyunca indirimden faydalanmaya devam edebileceklerdir. Başka bir ifadeyle, söz konusu şirketler için 2026 hesap dönemi bu indirimden yararlanabilecekleri son dönem olacaktır.
05.07.2022 öncesinde sermaye artırımı gerçekleştiren şirketlerin önemli bir kısmı, sermaye artırım kararlarını süresiz bir teşvik beklentisiyle almış ve mali planlamalarını da bu yönde yapmışlardır. Sonradan getirilen beş yıllık sınırlamanın, bu mükelleflerin kazanılmış haklarını zedeleyip zedelemediği ve Anayasamızın 2. maddesinde güvence altına alınan hukuk devleti ilkesiyle ne ölçüde bağdaştığı, cevap bekleyen önemli bir sorudur.
Şu an için mesele güncel bir ihtilafa dönüşmüş değildir. Ancak 2027 hesap dönemine ait kurumlar vergisi beyannamelerinde mükelleflerce süresiz indirim hakkının kullanılmaya devam edilmesi gerektiği yönünde iddiaların ileri sürülmesi ve bu iddiaların yargıya taşınması beklenmektedir.
- Sonuç
Nakdi sermaye artırımı faiz indirimi müessesesi on yılı aşkın bir süredir mevzuatımızda yer almaktadır. Özünde şirketlerin özkaynak yapılarının güçlenmesi amacıyla getirilmiş olan bu kurumlar vergisi indirimi kapsamında uygulamada ortaya çıkan ihtilaflar göstermektedir ki normatif düzenleme henüz yeterli açıklığa sahip olamamıştır.
Yargı içtihatlarının da henüz istikrar kazanmadığı ve vergi idaresinin bu indirim müessesesine bakış açısının oldukça dar olduğu göz önüne alındığında, yukarıda ele almış olduğumuz ihtilaflı konularda, cezalı tarhiyatlarla da karşılaşmamak adına, mükelleflerin kurumlar vergisi beyannamelerini ihtirazi kayıtla vererek konuyu yargıya taşımalarında fayda bulunmaktadır.
Av. Ahmet Hakan Mirza